M.S. 418Yer: Vâdi'r-Rakkâd Sınır BoyuGüneş, ufukta kızıl ve uğursuzdu. Vadiü'l-Kurâ'nın iki yanını tutan kayalıklar, kasım rüzgârıyla inliyordu. Havada keskin bir koku vardı: Ter, deve tüyü ve sıcak bakır.Kervan darmadağın olmuştu.Yere çöktürülmüş develerin feryatları, kayalardan seken kılıç şakırtılarına karışıyordu. Kudâa kabilesinin Azre boyuna ait kırk develik ticaret kervanı, Gassanî sınır muhafızlarının pususuna düşmüştü. Bizans'ın altınlarıyla beslenen zırhlı atlılar, çöl bedevilerini çembere almış, biçiyordu."Rizâh! Soluna bak!"On yedi yaşındaki
Zeyd'in sesi rüzgârı yırttı. Bağırışında telaş yoktu.
Zeyd, elindeki dövme demirden kaba kılıcı ters çevirip, üzerine atılan Gassanî piyadesinin kalkanının kenarından içeri soktu. Metalin ete girerken çıkardığı tok ses vadiyi doldurdu. Asker yere yığılırken
Zeyd kılıcını tek hamleyle geri çekti. Üzerine sıçrayan kanı silmedi. Bakışları, az ötede üç askerin arasında kalmış üvey kardeşi Rizâh'ı arıyordu.Rizâh, on beş yaşının deli fişekliğiyle çığlık çığlığa dövüşüyordu. "Gelin ulan! Bizans köpeğinin döküntüleri!" diye bağırırken kılıcını rastgele savuruyor, gücünü boşa harcıyordu.
Zeyd iki hızlı adımla arkasına sızdı. Bir askerin bileğini kavrayıp ters çevirdi; kemiğin sesi rüzgâra karıştı. Rizâh'ı omzundan tutup kendi arkasına çekti."Nefesini sakla, çeneni değil," dedi. "Gözlerini kılıçtan ayırma.""Çok fazlalar abi..." Rizâh soluk soluğaydı, ter gözlerini yakıyordu. "Babamın obasından kimse kalmadı ayakta!"
Zeyd çevresine bakındı. Haklıydı. Rebiâ'nın muhafızları teker teker kuma seriliyordu.
Zeyd bir şey demedi. Sadece kılıcının kabzasını biraz daha sıktı ve ayaklarını kuma gömdü."Yere yatın! Kılıçları bırakın!"Gürleyen bir ses vadiyi susturdu. Çatışma bıçak gibi kesildi.Kayalıkların arasından, üzerinde Bizans pelerini dalgalanan bir at süzüldü. Gassanî Sınır Amiri Hâris bin Şemr'di bu. Arkasındaki elliye yakın okçu, oklarını
Zeyd ile Rizâh'a doğrultmuştu.Hâris, atını yavaşça
Zeyd'in burnunun dibine kadar sürdü. Bir süre konuşmadı. Gözleri iki gencin yırtık çöl kıyafetlerinde, ucuz kılıçlarında gezindi. Dudağının kenarı kıvrıldı."Birkaç çöl faresinin kervanını koruyabileceğini mi sandınız?" dedi sonunda, yavaşça. "Bu topraklar Bizans'ın haracıdır. Bu develer, bu ipekler artık benimdir."Rizâh öne atılacak oldu.
Zeyd elini kardeşinin göğsüne koydu. Sonra başını kaldırıp doğrudan Hâris'in gözlerinin içine baktı. Eğilmeden. Hâris'in atı huysuzlanıp bir adım geriledi; emir dizginleri sıktı."Kervan bizim değil, kabilemizin," dedi
Zeyd. Sesi alçaktı. "Rebiâ bin Haram bu yapılanı unutmaz, Gassanî köpeği."Hâris'in yüzündeki gülümseme dondu. Kamçısını eline doladı. Doladığı deriye bir an baktı, sonra
Zeyd'e."Bana bak çocuk..." dedi, sesi kısalarak. "Gözlerindeki o ateşi söndürmezsen, seni o tapındığın güneşe kurban ederim."Kol havaya kalktı. Kamçı rüzgârı yararak
Zeyd'in yüzünde patladı.ŞRAAAK!Kamçının ucu
Zeyd'in sağ yanağını, elmacık kemiğinden çenesine kadar yırttı. Sıcak kan teninden aşağı süzüldü.
Zeyd tek adım geri atmadı. Gözlerini Hâris'ten ayırmadı. Çenesi kilitlendi; yalnızca yanağındaki kas bir kez seğirdi.Hâris bir an daha bekledi.
Zeyd'in gözlerinde aradığını bulamayınca atını çevirdi ve askerlerine güldü. "Develeri toplayın. Bu iki pisi de çöle bırakın. Çakal sürüsü işini yarım bırakmaz."Gassanîler ganimetlerle birlikte vadinin karanlığında kaybolurken,
Zeyd yanağından süzülen kanı elinin tersiyle sildi. Avucundaki kana baktı. Uzun baktı. Sonra Rizâh'a döndü."Yürü," dedi sadece. "Bu gece burada ölmeyeceğiz."Gecenin ayazı Vadiü'l-Kurâ'yı dondurucu bir karanlığa boğmuştu.Obanın iki mil uzağındaki kayalıkta, tek bir meşale bile yakmadan oturuyordu
Zeyd. Sırtını soğuk taşa yaslamış, bir parça nemli bezi yanağına bastırıyordu. Kamçının açtığı yarık sızlıyor, kan rüzgârda kuruyup kabuk bağlıyordu. Dişlerini sıktı.Gözlerini kapattı. Yanağındaki sızı, onu on yıl öncesine, çocukluğunun en karanlık gününe fırlattı.Yine bu topraklardı. Yine bu kızıl kayalardı.Henüz yedi yaşındaydı. Üzerinde kabilenin diğer çocukları gibi yün harmaniler değil, anasının Mekke'den getirdiği eski, yırtık bir gömlek vardı. Çadırların arkasındaki düzlükte koyunları otlatırken, etrafını kabilenin has çocukları sarmıştı. Başlarında, o zamanlar bile hırçın olan on iki yaşındaki Cündeb vardı."Bakın hele, çöle fırlatılmış Mekke döküntüsüne!" diye bağırmıştı Cündeb, elindeki taşı havaya kaldırarak. "Obamızın ekmeğini yiyorsun ama soyun belli değil. Baban kim senin yabancı? Söyle!"Diğer çocuklar gülüşerek taşları savurmaya başlamıştı."Kusay! Kusay!" diye tempo tutuyorlardı. Uzaklardan gelen. Yabancı.Taşlardan biri küçük
Zeyd'in alnına çarpmış, kan saçlarına süzülmüştü.
Zeyd ağlamamıştı. Elindeki çoban değneğini sıkıca kavrayıp Cündeb'in üzerine atılmıştı. Tırnaklamış, ısırmış, çamura bulamıştı onu. Ama diğerleri üzerine çöküp nefesini kesene kadar dövmüşlerdi.O sırada üvey babası Rebiâ bin Haram yetişmişti. Çocukları dağıtmış,
Zeyd'i çamurun içinden çekip çıkarmıştı. Yüzündeki kanı silerken omuzlarını sertçe sarsmıştı:"Bu çölde ağlayana yer yok,
Zeyd! Eğer bu obada yaşayacaksan, kılıç tutmayı öğreneceksin. Güçlü olursan, kimse sana yabancı diyemez. Çöl sadece güce biat eder."Ama asıl yara çadırda sarılmıştı.Anası Fatıma bint Sa'd, oğlunun çamurlu yüzünü suyla yıkarken gözlerinde yaş yoktu.
Zeyd'in saçlarını okşarken kulağına, bir büyü fısıldar gibi konuşmuştu:"Bırak sana 'Kusay' desinler oğul... Çünkü sen gerçekten buralı değilsin. Senin soyun, bu çölde deve gütmek için yaratılmadı. Senin kanın, güneydeki o kutsal vadinin, Kâbe'nin koruyucusu Kureyş'ten gelir. Sen bir gün o topraklara döneceksin. Buradaki çakallar senin adını saygıyla anana kadar gücünü sakla."
Zeyd gözlerini açtı.Yanağındaki yara sızlıyordu. Anasının fısıltısı hâlâ kulaklarındaydı.Obanın merkezindeki büyük kurultay çadırı, kervanın yağmalandığı haberiyle çalkalanıyordu. Keçi kılından dokunmuş çadırın ortasında yanan ateş, gergin yüzleri kızıla boyuyordu.Rebiâ bin Haram, postunun üzerinde çökmüş, elindeki hançerle toprağı eşeliyordu. Sakallarına kır düşmüş, yüzü kasılmıştı. Çadırın diğer tarafında, kabilenin has kanından gelen yirmi yaşındaki Cündeb bin Amr dikiliyordu.
Zeyd ve Rizâh içeri girdiğinde, tüm bakışlar onlara döndü. Sonra çadıra bir sessizlik çöktü. İhtiyarlardan biri başını çevirdi. Bir diğeri,
Zeyd'le göz göze gelmemek için ateşe bakmayı seçti.
Zeyd'in yanağındaki taze kamçı yarası ve üzerindeki kan lekeleri, yenilginin sessiz kanıtıydı; ama kimse ona "geç, otur" demedi. Rizâh'a yer açıldı.
Zeyd ile ayakta kaldı.Sessizliği ilk bozan Cündeb oldu."İşte geldiler!" diye haykırdı, parmağıyla
Zeyd'i işaret ederek. "Kervanı korumakla görevlendirdiğin yiğitler! Rebiâ! Kırk develik servetimiz Bizans'ın uşaklarına peşkeş çekildi. Ve kervanın başındaki bu Mekke döküntüsü, canını kurtarıp geri dönmüş!"İhtiyarlar homurdandı. Cündeb, adımlarını
Zeyd'e doğru attı."Soyun belli değil, yurdun belli değil. Obamıza uğursuzluktan başka ne getirdin, Kusay? Senin yüzünden Gassanîlerin gazabını üzerimize çektik!"Ateşin başındaki ihtiyarlardan biri, ağır ağır başını kaldırdı. Sesinde öfke yoktu; bu daha ağırdı."Bu oba kurulurken sen burada değildin, evlat," dedi. "Bu çadırın direğini diken ellerin arasında senin elin yok."Bir başkası, hançerinin sapını sıvazlayarak ekledi: "Şam'dan gelen biri bize çölü mü öğretecek şimdi?"
Zeyd hiçbirine cevap vermedi. Rizâh kılıcının kabzasına davrandı ama
Zeyd elini kardeşinin bileğine koydu. Yüzü hareketsizdi. Adımlarını yavaşça ateşe doğru attı. Gözlerini Cündeb'in gözlerine dikti."Bu çadırda hançer parlatmak kolaydır, Cündeb," dedi
Zeyd. Sesi alçaktı ama çadırdaki herkes duydu. "Eğer gücün yetiyorsa, git o hançeri sınır boyunda Hâris'in gırtlağına daya."Cündeb sinirle güldü. "Bizimle alay mı ediyorsun, sığıntı? Gassanî sınır muhafızları diyoruz! Bizans'ın zırhlı atlıları diyoruz!"
Zeyd, üvey babası Rebiâ'ya döndü. Rebiâ, üvey oğlunun bakışını bir süre karşıladı, sonra elindeki hançeri toprağa sapladı ve gözlerini kaçırdı."Kervanı geri getireceğim," dedi
Zeyd, her kelimenin üzerine basarak. "Gasp edilen her bir deveyi, her bir ipek rulosunu bu obaya geri sokacağım. Ve o sınır amiri Hâris bin Şemr'in kellesini bu çadırın ana direğine asacağım. Bu benim yeminimdir."Çadırda bir anlık ölüm sessizliği oldu. Ardından Cündeb'in başını çektiği alaycı bir kahkaha koptu. İhtiyarlar birbirine bakıp bıyık altından güldü."Deli olmuş!" diye haykırdı Cündeb. "İki çocuk, Bizans'ın kalesine girip kelle alacakmış! Rebiâ, bu delinin saçmalıklarını daha ne kadar dinleyeceğiz?"Rebiâ bin Haram derin bir iç çekti. Konuşmadan önce uzun bir süre ateşe baktı."Yemin büyük,
Zeyd," dedi sonunda, pürüzlü bir sesle. "Ama çöl hayallerle değil, gerçeklerle dövülür. Eğer bu kapıdan çıkıp o intikamın peşine düşeceksen, kabileden tek bir er bile peşinden gelmeyecek. Obanın kanını bir hiç uğruna dökmem." Bir an durakladı. Sesi alçaldı. "Kanın bizden olabilir
Zeyd... Ama hayatın bizimle geçmedi. Ölmeye bu kadar hevesliysen, git. Çöl seni yuttuğunda arkandan ağlayacak vaktimiz yok."
Zeyd hiçbir şey söylemedi. Rebiâ'nın son cümlesinde yalnızca bir kez, çok kısa, gözlerini kırptı. Sonra arkasını döndü ve çadırın ağır deri kapısını aralayarak gecenin karanlığına adım attı. Rizâh, tereddüt etmeden peşinden çıktı. Arkalarından yükselen gülüşmeler rüzgârda eriyip gitti.Obanın sınırındaki dik kayalığın tepesinde, ay ışığı soğuk bir kefen gibi serilmişti çöle.
Zeyd, rüzgârın uğuldadığı uçurumun kenarında dikiliyordu. Yanağındaki yara ayazda iyice sızlamaya başlamıştı. Rizâh sessizce yanına yaklaştı. Elinde, anasının çadırdan verdiği iç yağıyla karıştırılmış şifalı ot ezmesi vardı. Bir süre öylece durdu, uzatmadan.
Zeyd dönmedi."Sür şunu ağabey," dedi Rizâh sonunda. "Ayaz yarayı deşmeden evvel sür."
Zeyd ilacı almadı. Gözleri uzaktaki karanlık vadide, Gassanî karakolunun olduğu yöndeydi. "Bırak sızlasın," dedi kısık bir sesle. "Acı iyidir Rizâh, insana ne için diri kaldığını fısıldar."Rizâh ilacı cebine koydu, abisinin yanına çöküp bacaklarını uçurumdan aşağı sarkıttı. Uzun bir süre ikisi de konuşmadı. Aşağıda rüzgâr kumu savuruyordu. Sonra Rizâh başını kaldırdı."Gerçekten gideceğiz, değil mi?" dedi. "Babamın adam vermeyeceğini biliyordun. Cündeb'in arkamızdan güleceğini de... Yine de o yemini ettin."
Zeyd yavaşça kardeşinin yanına çöktü. Dirseklerini dizlerine dayadı. "Biz o çadırdakiler gibi değiliz Rizâh. Onlar bir kamçı yediklerinde başlarını öne eğer, 'yazgımızdır' derler. Ben eğmem. Eğer bugün Hâris'in o kamçısının hesabını sormazsam, yarın o kamçı bu obadaki herkesin sırtında patlar. Çöl sadece güce boyun eğer."Rizâh yutkundu. "Ama sadece ikimiziz ağabey... Onlar yüzlerce asker. Kaleleri var, zırhları var. Nasıl yapacağız?"
Zeyd'in dudaklarının kenarında hafif, karanlık bir tebessüm belirdi. "Kurt, aslan sürüsüne önden saldırmaz, Rizâh. Onların uykusunu bekler. Çoban sızdığında, köpek zincire vurulduğunda gireriz o ağıla."Tam o sırada, kayalığın altındaki patikadan bir karaltı belirdi. Elindeki fenerin cılız ışığıyla onlara doğru tırmanan yaşlı kervancı Ebu Câbir'di bu."Yemininiz obanın dumanını titretti, evlatlarım," dedi Ebu Câbir hırıltılı sesiyle. "Lakin o kalenin kapısı yalnızca çelikle kırılmaz. Bazen içeriden açılacak bir anahtar gerekir..."Ebu Câbir, gıcırdayan dizlerini bükerek iki gencin yanına çömeldi. Fenerinin ışığını kıstı. Ağzındaki acı tütün yaprağını tükürdü."Nasıl yani ihtiyar?" diye sordu Rizâh sabırsızca. "Karakolun kapısını bize içeriden kim açacak?""Kapıyı açmayacağız evladım, kapıyı zaten açık bulacağız," dedi Ebu Câbir sinsi bir kıkırtıyla. "Bu Gassanî emirleri, Bizans'ın altınlarıyla göbeklerini büyütürken kendilerini kral sanırlar. Hâris bin Şemr denilen o kibir abidesi, her dolunayda kalenin kasvetinden sıkılır. Yanına üç, bilemedin beş muhafız alır, vadinin batısındaki Aynü'l-Gaza yatağına avlanmaya çıkar. Çölün ona ait olduğunu düşünür."
Zeyd yavaşça başını döndürdü. Bakışları Ebu Câbir'in kırışık yüzüne kilitlendi. "Ava gideni avlarlar diyorsun.""Aynen öyle," dedi Ebu Câbir parmağını sallayarak. "Hâris'i o kuru dere yatağında, muhafızlarıyla birlikte sessizce halledeceğiz. O pislik öldüğü an, Gassanî karakolu başsız bir yılana dönecek. Kimi vurduğunu, kimin vurduğunu anlamak için tüm askerlerini çöle salacaklar, iz sürecekler."Rizâh heyecanla öne atıldı. "Askerler karakolu boşaltıp katilleri aramak için çöle dağılacak...""Ve tam o sırada," diye devam etti Ebu Câbir, gözlerini kısarak
Zeyd'e baktı. "Karakolun arkasındaki o korumasız ahırlara sızacağız. Kendi develerimizi, kabilenin gasp edilen tüm mallarını o kargaşada geri alacağız. Onlar çölde hayalet kovalarken, biz ganimetlerle birlikte kuzeye, Şam'ın ticaret yollarına doğru çoktan yola çıkmış olacağız. Ne dersin
Zeyd? Kuru kafa sallamaktan daha akıllıca bir düzen, değil mi?"
Zeyd derin bir nefes aldı. Yüzündeki yara sızladı ama gözlerinde ilk defa yırtıcı bir tatmin belirdi."Şam yolları güvenlidir," dedi
Zeyd. "Karakol boşaldığında arkalarında sadece birkaç nöbetçi kalır. Onları geçmek çocuk oyuncağı."Ebu Câbir ayağa kalktı, cübbesini silkeledi. "Güzel. Yarın gece dolunay tepeye ulaştığında, Hâris avlanmak için yola çıkacak. Yaylarınızı gerin, kılıçlarınızı bileyin. Bu gece iyi uyuyun evlatlarım. Yarın çöl çok kan içecek."Ebu Câbir'in gölgesi kayalıkların arasında kaybolurken,
Zeyd bir süre onun ardından baktı. Sonra Rizâh'a döndü. "Sen çadırına git, pusatları gözden geçir," dedi fısıltıyla. "Benim yarım kalmış bir hesabım var."Rizâh itiraz etmedi. Sessizce patikadan aşağı süzüldü.
Zeyd, adımlarını obanın en kuytu köşesinde, diğer çadırlardan uzakta kurulu olan anasının çadırına doğru yönlendirdi. Anasının çadırının obadan bu kadar ayrı duruşuna belki bininci kez baktı; ilk kez bu kadar batıyordu gözüne. Keçi kılından dokunmuş çadırın girişindeki eski deri perdeyi yavaşça araladı.İçerisi sıcak ve loştu. Havada öd ağacı, kekik ve eski deri kokusu vardı. Köşede, tek kandilin cılız ışığında Fatıma bint Sa'd oturuyordu. Üzerindeki eski, gri harmaniye rağmen dik duruyordu. Elindeki kirmanla yün eğirirken,
Zeyd'in içeri girdiğini duymuş ama başını kaldırmamıştı.
Zeyd sessizce anasının önüne, hasırın üzerine diz çöktü. Bekledi.Fatıma kirmanını bıraktı. Kuru parmaklarını uzatıp
Zeyd'in çenesini kavradı ve başını kandilin ışığına çevirdi. Gözleri, elmacık kemiğinden çeneye uzanan derin kırmızı yarığa kenetlendi. Ne feryat kopardı ne de gözünden yaş süzüldü. Parmakları çenede bir an daha sıkılaştı, o kadar."Hâris'in kamçısı mı?" diye sordu."Hâris'in kamçısı," dedi
Zeyd, gözlerini kaçırmadan. "Yarın gece o kamçıyı tutan eli, boğazıyla birlikte söküp alacağım. Yeminimi ettim."Fatıma, parmağının ucuyla yaranın kenarındaki kurumuş kana dokundu. "Yemin ağırdır,
Zeyd. Lakin sen bu yemini kabilenin o kaybolan kırk devesi için mi ettin, yoksa içindeki o sönmeyen ateş için mi?"
Zeyd yutkundu. "Ben kimim ana? Kabilenin çocukları arkamdan 'Kusay' diye bağırırken, babam Rebiâ bana sığıntı gibi bakarken ben kimin için dövüşüyorum? Bu yüzümdeki yara kime ait?"Fatıma elini oğlunun yanağından çekti. Cevap vermedi. Doğruldu, çadırın arkasındaki eski ahşap sandığa yürüdü. Kilidi yavaşça açtı. İçinden yırtık ama ipek dokumaları hâlâ parıldayan kırmızı bir kumaş çıkardı. Kumaşın içinde, bir avuç kuru kırmızı kum ve üzerinde gümüş bir mühür bulunan eski bir yüzük vardı.Fatıma geri dönüp kumu ve yüzüğü
Zeyd'in önüne koydu."Bak buraya,
Zeyd," dedi. Sesi kadim ve derindi. "Bu kum, senin doğduğun toprağın nefesidir. Buradaki bereketsiz Şam vadilerine benzemez. Orası, göğün altındaki en kutsal yerdir. Ve bu yüzük..." parmağıyla gümüş mührü işaret etti, "babana aittir. Kureyş'in aslanı, Kâbe'nin koruyucusu Kilâb bin Mürre'nin yüzüğüdür bu."
Zeyd'in gözleri gümüş mührün üzerindeki antik hatlara kilitlendi. Nefesi kesilmişti."Sana 'Kusay' dediler, zira yurdundan, asıl tahtından uzaktasın oğul," diye fısıldadı Fatıma, eğilip
Zeyd'in omuzlarını kavrayarak. "Sen bu çölde deve güdecek, Bizans'ın uşaklarına haraç verecek bir sığıntı değilsin. Senin soyun, Mekke'nin efendisidir. Bir gün o topraklara döneceksin. Ama oraya dönebilmen için önce buradaki çakalları boğman gerekir. Hâris'in kellesi, o mukaddes topraklara atacağın ilk adımın köprüsü olacak."
Zeyd, yerdeki kırmızı kumdan bir parça alıp parmaklarının arasında ezdi. Kum sıcaktı; sanki Şam'ın ayazına inat avucunu yakmıştı. Gümüş yüzüğü eline aldı, parmağına taktı. Tam oturmuştu. Bir süre parmağındaki mühre baktı, hiçbir şey söylemeden."Yarın gece," dedi sonunda. "Yarın gece Aynü'l-Gaza yatağı yalnızca Hâris'in kanıyla değil, benim yabancılığımın da sonuyla sulanacak ana. Mekke'nin yolu o dereden geçiyorsa, o dereyi kan gölüne çeviririm."Fatıma mağrur bir tebessümle oğlunun alnından öptü. "Git oğul. Pusatını bileyen, yazgısını kendisi yazar."
Zeyd, anasının çadırından çıkıp gecenin ayazına adım attığında, rüzgâr artık onu üşütmüyordu.Obanın kenarındaki küçük gölgelikte, Rizâh tek başına oturmuş, bileği taşının üzerinde kılıcını bileyip duruyordu. Taşın metale sürtünürken çıkardığı tiz ve ritmik ses, gecenin sessizliğini yırtıyordu.
Zeyd'in yaklaştığını duyunca başını kaldırdı. Gözleri önce abisinin parmağındaki gümüş mühre takıldı, sonra duruşuna. Elindeki taşı yavaşça bıraktı."Gözlerinde bir başka ateş var ağabey," dedi. "Anam ne söyledi sana?"
Zeyd, kardeşinin yanına çömeldi. Elini Rizâh'ın omzuna koydu. "Bana kim olduğumuzu söyledi Rizâh. Biz bu dondurucu Şam çöllerinde, Bizans'ın artıklarıyla doyan kabilelerin bekçisi değiliz. Benim kanım, güneydeki o kutsal vadiden, Kâbe'nin koruyucusu Kureyş'ten geliyor. Benim babam, Kureyş'in aslanı Kilâb'dır."Rizâh'ın gözleri şaşkınlıkla açıldı. "Kureyş mi? Kâbe'nin muhafızları..." Sonra yutkundu, bakışlarını yere indirdi. Elindeki kılıcın kabzasını sıktı, gevşetti. "Peki ya ben? Ben babam Rebiâ'nın oğluyum. Ben buralıyım ağabey. Sen o mukaddes topraklara gittiğinde, ardında mı kalacağım?"
Zeyd, Rizâh'ın çenesini kavrayıp başını kaldırdı."Sen benim kanımdan değilsin Rizâh, ama benim ruhumdansın," dedi. "Mekke'nin kapıları bana açıldığında, o kapıdan ilk giren senin kılıcın olacak. Biz o tahtı birlikte kuracağız. Ne olursa olsun, benim arkamda duracak mısın?"Rizâh tereddüt etmedi. Elindeki kılıcın kabzasına vurdu. "Ölüme kadar ağabey! Sen nereye sürersen atını, benim pusatım senin rüzgârın olacak."Bileği taşından seken demir kokusu, iki kardeşi bir anda yıllar öncesine, çocukluklarının o tozlu Şam sokaklarına götürdü.
Zeyd henüz dokuz, Rizâh ise yedi yaşındaydı.Şam'ın güneyindeki ticaret panayırının kurulu olduğu dar sokaklarda, kabilenin diğer büyük çocukları etraflarını sarmıştı."Bakın hele şu çölün döküntülerine!" diye bağırmıştı içlerinden biri,
Zeyd'in eski gömleğini çekiştirerek. "Sizi buralarda istemiyoruz, gidin o bereketsiz çadırlarınıza!"Rizâh korkudan
Zeyd'in arkasına saklanmıştı ama
Zeyd, kardeşinin elini sıkıca kavramıştı. "Korkma Rizâh," diye fısıldamıştı. "Gözlerini kapatma."Çocuklardan biri Rizâh'ı yere itip çamura buladığında,
Zeyd yaşına bakmadan, kendinden iki kat büyük üç çocuğun üzerine atılmıştı. Yere düşmüş, yumruk yemiş ama geri adım atmamıştı. Rizâh da abisinin bu delice cesaretini görünce yerden büyük bir taş alıp kavgaya dahil olmuştu. İki küçük çocuk, koca bir sokağı birbirine katmış, o büyük çocukları kaçırtana kadar dövüşmüşlerdi.Çamurun ve kanın içinde nefes nefese kaldıklarında,
Zeyd, Rizâh'ı yerden kaldırmış ve üzerindeki çamurları silmişti."Gördün mü?" demişti küçük
Zeyd, dişlerinin arasından sızan kanı silerek. "Biz birlikte olduğumuz sürece bu sokaktaki hiçbir çakal bize dokunamaz. Sen benim arkamda durdukça, biz bu çölü dize getiririz."Rizâh, bileği taşını tekrar kılıcına sürttüğünde o eski kavgayı hatırlayarak gülümsedi. "O gün o sokakta o çocukları nasıl dağıtmıştık ama ağabey...""Yarın gece de aynısını yapacağız," dedi
Zeyd, gözlerini dolunaya çevirerek. "Ama bu sefer kaçanlar çocuk olmayacak. Kılıçlarımızı iyi bileyelim Rizâh. Yarın gece çöl bizim adımızı ezberleyecek."İki kardeş, ayın dondurucu ışığı altında, pusatlarının çeliğini gecenin karanlığında parlatmaya devam ettiler.